TİCARET ŞİRKETİ YÖNETİCİLERİNİN CEZA SORUMLULUĞU

Yazıda öncelikle kısaca şirket ve yönetici kavramları ile ticaret şirketlerinin yönetim yapısına değinilmiş akabinde TCK 5. maddesi “Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır.” hükmü ceza sorumluluğunun merkezinde yer aldığından konu ile ilgili TCK genel hükümlerine özellikle Yargıtay kabulüne göre yer verilmiş, ardından Yargıtay uygulamasından örnekler sunulmuştur.

1.Şirket ve Yönetici kavramları

Mevzuatta şirket kavramının açık bir tanımı bulunmamaktadır. Borçlar Kanunun 620. Maddesinde adi ortaklık tanımlanmış olup bu tanımdan hareketle bir sonuca varmak gerekirse; Şirket, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşme ile kurulan bir topluluk olarak tanımlanabilir.

Yönetici kavramı ise şirketlerin yönetim organlarını oluşturan kişiler olup, bu kişiler genel kurul kararı, şirket sözleşmesi, şirket iç yönergesi ile kararlaştırılabilir. Bunun yanında yönetici sıfatına sahip olmayan ancak yönetici yetkilerini fiilen kullanan kimseler de bulunmaktadır. Burada yetki önem arzetmektedir.

  1. Ticaret Şirketlerinin Yönetim Yapısı

Ticaret şirketleri; kollektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif şirketlerden ibarettir. Kollektif ile komandit şirket şahıs; anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket sermaye şirketi sayılır.

2.1. Kollektif Şirket

  • Ortaklardan her biri, ayrı ayrı şirketi yönetme hakkını ve görevini haizdir. Ancak, şirket sözleşmesiyle veya ortakların çoğunluğunun kararıyla yönetim işleri ortaklardan birine, birkaçına veya tümüne verilebilir.
  • Yönetim işleri şirket sözleşmesiyle bir ortağa verilmiş ise, onun yönetim hak ve görevi diğer ortaklar tarafından sınırlandırılamayacağı gibi kendisi görevden de alınamaz.
  • Şirket işlerinin yönetimi, ortakların tümüne veya birkaçına verilmiş ise, bunların her biri yalnız başına yönetim hak ve görevini haizdir. Bununla beraber, şirketi yönetmekle yükümlü olan ortaklardan bazısı, yapılacak bir işin, şirketin menfaatlerine uygun olmadığını ileri sürerlerse, yönetim hak ve görevini haiz diğer ortaklar, çoğunluk kararıyla o işi yapabilirler.
  • Şirketin yönetimi kapsamındaki hususlar, şirketin amacını ve konusunu elde etmek için yapılması gereken olağan işlem ve işler ile sınırlıdır. Şirketi yönetenler, şirket menfaatine uygun gördükleri işlerde, olağan işlem ve işlerle sınırlı olmak şartıyla, sulh, feragat ve kabul ile tahkime de yetkilidirler. Şu kadar ki, bağışta bulunmak, kefil olmak, üçüncü kişi lehine garanti vermek, ticari mümessil tayin etmek ve şirket konusuna girmiyorsa taşınmazları satmak, satın almak, teminat göstermek, şirketin özüne ilişkin üretim araçlarını elden çıkarmak, rehnetmek veya ticari işletme rehni kurmak gibi olağan iş ve işlemler dışında kalan hususlarda ortakların oybirliği şarttır.
  • Kollektif şirket sözleşmesine şirketi temsile yetkili kimselerin ad ve soyadları, bunların yalnız başına mı, yoksa birlikte mi imza koymaya yetkili olduklarının yazılması zorunludur.
  • Kollektif şirketi kuranlar, şirket sözleşmesinin noterlikçe onaylı bir suretini onay tarihinden itibaren onbeş gün içinde şirket merkezinin bulunduğu yerdeki ticaret siciline vererek şirketin tescilini istemek zorundadır. Tescil edilmiş hususlarda meydana gelen her türlü değişiklik de tescil olunur.
  • Haklı sebeplerin varlığı hâlinde temsil yetkisi, bir ortağın başvurusu üzerine, mahkemece kaldırılabilir. Ticari mümessil, temsil yetkisini haiz ortakların tümü tarafından üçüncü kişilere karşı geçerli olacak şekilde görevden alınabilir.
  • Şirketi temsile yetkili olan kimse, şirketin işletme konusuna giren her türlü işi ve hukuki işlemleri şirket adına yapmak ve şirketin unvanını kullanmak yetkisine sahiptir.

2.2. Komandite Şirket

  • Şirket, komanditeler tarafından yönetilir. Komanditerler, şirket işlerini görmeye görevli ve yetkili olmadıkları gibi, yönetim hakkını haiz kişilerin yetkileri içinde yaptıkları işlere itiraz da edemezler.
  • Komandit şirketler, kural olarak, komandite ortaklar tarafından temsil edilir. Kollektif şirketin temsil yetkisinin kapsamı ve sınırlandırılmasına ilişkin hükümleri komandit şirkete de uygulanır.

2.3. Anonim Şirket

  • Anonim şirket, yönetim kurulu tarafından yönetilir ve temsil olunur. Kanundaki istisnai hükümler saklıdır.
  • Yönetim kurulu esas sözleşmeye konulacak bir hükümle, düzenleyeceği bir iç yönergeye göre, yönetimi, kısmen veya tamamen bir veya birkaç yönetim kurulu üyesine veya üçüncü kişiye devretmeye yetkili kılınabilir. Bu iç yönerge şirketin yönetimini düzenler; bunun için gerekli olan görevleri, tanımlar, yerlerini gösterir, özellikle kimin kime bağlı ve bilgi sunmakla yükümlü olduğunu belirler. Yönetim kurulu, istem üzerine pay sahiplerini ve korunmaya değer menfaatlerini ikna edici bir biçimde ortaya koyan alacaklıları, bu iç yönerge hakkında, yazılı olarak bilgilendirir. Yönetim, devredilmediği takdirde, yönetim kurulunun tüm üyelerine aittir.
  • Yönetim kurulu ve kendisine bırakılan alanda yönetim, kanun ve esas sözleşme uyarınca genel kurulun yetkisinde bırakılmış bulunanlar dışında, şirketin işletme konusunun gerçekleştirilmesi için gerekli olan her çeşit iş ve işlemler hakkında karar almaya yetkilidir
  • Yönetim kurulunun devredilemez ve vazgeçilemez görev ve yetkileri şunlardır: a) Şirketin üst düzeyde yönetimi ve bunlarla ilgili talimatların verilmesi. b) Şirket yönetim teşkilatının belirlenmesi. c) Muhasebe, finans denetimi ve şirketin yönetiminin gerektirdiği ölçüde, finansal planlama için gerekli düzenin kurulması. d) Müdürlerin ve aynı işleve sahip kişiler ile imza yetkisini haiz bulunanların atanmaları ve görevden alınmaları. e) Yönetimle görevli kişilerin, özellikle kanunlara, esas sözleşmeye, iç yönergelere ve yönetim kurulunun yazılı talimatlarına uygun hareket edip etmediklerinin üst gözetimi. f) Pay, yönetim kurulu karar ve genel kurul toplantı ve müzakere defterlerinin tutulması, yıllık faaliyet raporunun ve kurumsal yönetim açıklamasının düzenlenmesi ve genel kurula sunulması, genel kurul toplantılarının hazırlanması ve genel kurul kararlarının yürütülmesi. g) Borca batıklık durumunun varlığında mahkemeye bildirimde bulunulması.
  • Esas sözleşmede aksine ağırlaştırıcı bir hüküm bulunmadığı takdirde, yönetim kurulu üye tam sayısının çoğunluğu ile toplanır ve kararlarını toplantıda hazır bulunan üyelerin çoğunluğu ile alır. Bu kural yönetim kurulunun elektronik ortamda yapılması hâlinde de uygulanır. Yönetim kurulu üyeleri birbirlerini temsilen oy veremeyecekleri gibi, toplantılara vekil aracılığıyla da katılamazlar. Kararların geçerliliği yazılıp imza edilmiş olmalarına bağlıdır.
  • Yönetim kurulu üyeleri ve yönetimle görevli üçüncü kişiler, görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadırlar.

2.4. Limited Şirket

  • Şirketin yönetimi ve temsili şirket sözleşmesi ile düzenlenir. Şirketin sözleşmesi ile yönetimi ve temsili, müdür sıfatını taşıyan bir veya birden fazla ortağa veya tüm ortaklara ya da üçüncü kişilere verilebilir. Müdürler, kanunla veya şirket sözleşmesi ile genel kurula bırakılmamış bulunan yönetime ilişkin tüm konularda karar almaya ve bu kararları yürütmeye yetkilidirler.
  • Birden fazla müdürün varlığı hâlinde, bunlar çoğunlukla karar alırlar. Eşitlik hâlinde başkanın oyu üstün sayılır. Şirket sözleşmesi, müdürlerin karar almaları konusunda değişik bir düzenleme öngörebilir.
  • Müdürler, kanunların ve şirket sözleşmesinin genel kurula görev ve yetki vermediği bütün konularda görevli ve yetkilidir. Müdürler, aşağıdaki görevlerini ve yetkilerini devredemez ve bunlardan vazgeçemezler: a) Şirketin üst düzeyde yönetilmesi ve yönetimi ve gerekli talimatların verilmesi. b) Kanun ve şirket sözleşmesi çerçevesinde şirket yönetim örgütünün belirlenmesi. c) Şirketin yönetimi için gerekli olduğu takdirde, muhasebenin, finansal denetimin ve finansal planlamanın oluşturulması. d) Şirket yönetiminin bazı bölümleri kendilerine devredilmiş bulunan kişilerin, kanunlara, şirket sözleşmesine, iç tüzüklere ve talimatlara uygun hareket edip etmediklerinin gözetimi. e) Küçük limited şirketler hariç, risklerin erken teşhisi ve yönetimi komitesinin kurulması. f) Şirket finansal tablolarının, yıllık faaliyet raporunun ve gerekli olduğu takdirde topluluk finansal tablolarının ve yıllık faaliyet raporunun düzenlenmesi. g) Genel kurul toplantısının hazırlanması ve genel kurul kararlarının yürütülmesi. h) Şirketin borca batık olması hâlinde durumun mahkemeye bildirilmesi.
  • Şirket sözleşmesinde, müdürün veya müdürlerin; a) Aldıkları belirli kararları ve b) Münferit sorunları, genel kurulun onayına sunmaları gereği öngörülebilir. Genel kurulun onayı müdürlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz, sınırlandırmaz.
  • Müdürlerin temsil yetkilerinin kapsamına, yetkinin sınırlandırılmasına, imzaya yetkili olanların belirlenmesine, imza şekli ile bunların tescil ve ilanına bu Kanunun anonim şirketlere ilişkin ilgili hükümleri kıyas yolu ile uygulanır.
  • Genel kurul, müdürü veya müdürleri görevden alabilir, yönetim hakkını ve temsil yetkisini sınırlayabilir.
  • Müdürler ve yönetimle görevli kişiler, görevlerini tüm özeni göstererek yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini, dürüstlük kuralı çerçevesinde, gözetmekle yükümlüdürler.

3.Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi

Suç ve cezalar ancak kanun koyucu tarafından yasayla konulabilecek olup kanun koyucu bir fiili cezalandırılması gereken bir fiil olarak düzenlemedikçe kimse bu fiilden cezalandırılamayacaktır.

Bu ilke bireylere “belirlilik”, aleyhe kanunun geçmişe yürümesi yasağı”, “kıyas yasağı”, “idarenin tasarrufuyla ya da örf ve adete dayanılarak suç ve ceza yaratılması yasağı” şeklinde güvence getirmektedir. Bu ilke uyarınca sadece yalnızca belirli bir davranışın cezalandırılabilir olduğunun değil, eylemi işleyenlere uygulanacak cezanın tür ve ağırlığının da eylemden önce yasada belirlenmiş olması gerekmektedir.

Kanunilik ilkesi, suç ve ceza koyma yetkisini yalnızca kanun koyucuya ait olduğundan ve Anayasanın 7. Maddesinde “yasama yetkisinin devri” mümkün olmadığından, bu ilke uyarınca idarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza yaratılamayacağı sonucuna varılmaktadır. İdarenin düzenleyici işlemi olan Yönetmelikle, Kanunda açıkça suç sayılmayan bir hususun suç haline getirilmesi mümkün değildir.

4.Suçta ve Cezada Şahsilik

TCK’ nın 20. Maddesinde düzenlenen “ceza sorumluluğu şahsidir” ilkesi gereği herkesin kendi kusurlu eyleminden sorumlu tutulması ilkesi kabul edilmiştir. Bu ilke kusur sorumluluğunun esas alınmasını gerektirmektedir. Failin davranışı ile netice arasında nedensellik bağının bulunmasını yeterli sayan failin kasıtlı ya da taksirli davranmasını aramayan kusursuz sorumluluk anlayışına TCK’ da yer verilmemiştir.

 5.Kusur

Kasten işlenen suçlarda kusur; algılama yeteneği ve irade yeteneği olmak üzere 2 unsuru söz konusudur. Kişinin bir fiilinden sorumlu tutulabilmesi için bu fiilin haksızlık teşkil ettiğinin bilincinde olması ve fiili işlediği sırada davranış normunun gerektirdiği şekilde karar verebilecek kabiliyete sahip olması gerekir. Ruhen sağlıklı her kişinin irade gücüne sahip olduğu kabul edilir.

Taksirli suçlarda kusur; fail idrak gücü, kabiliyetleri, bilgi düzeyi, içinde bulunduğu şartlar itibariyle objektif olarak özen yükümlülüğünü öngörebilecek, yerine getirebilecek durumda olması gerekir. Özen yükümlülüğünün varlığı konusunda hataya düşmüşse haksızlık yanılgısı söz konusu olur, bu yanılgı kaçınılmaz bir yanılgı ise kişi cezalandırılamaz. Yine kişi objektif özen yükümlülüğüne uygun davranması kendisinden beklenmediği durumlarda cezalandırılamaz.

6.Kast-Olası Kast

“Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi hâlinde doğrudan kastla hareket etmiş olacak, buna karşın işlemiş olduğu fiilin muhtemel bazı neticeleri meydana getirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi hâlinde olası kast söz konusu olacaktır.

Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bir kısım neticeleri de doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısından da doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir.

Olası kastı doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt; suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda muhakkak değil ama, büyük bir ihtimalle gerçekleşecek olan neticenin meydana gelmesini kabullenmekte ve “olursa olsun” düşüncesi ile göze almakta; neticenin gerçekleşmemesi için herhangi bir çaba göstermemektedir. Olası kastta fiilin kanunda tanımlanan bir sonucun gerçekleşmesine neden olacağı muhtemel görülmesine karşın, bu neticenin meydana gelmesi fail tarafından kabul edilmektedir.”(Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2018/545 E.,  2019/504 K.)

 7.Taksir

“TCK’nın 22. maddesinin 2. fıkrasında taksir; “Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.” şeklinde tanımlanmıştır. Ceza Genel Kurulunun birçok kararında vurgulandığı ve öğretide de benimsendiği üzere taksirden söz edilebilmesi için hareketin iradi olması, sonucun istenmemesi, hareket ile sonuç arasında nedensellik bağının bulunması ve sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması gerekmektedir. Başka bir anlatımla iradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirinden söz edilemeyecektir.

Neticenin öngörülebilir olup olmadığı ise failin yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar dikkate alınarak belirlenmelidir.”( Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2019/482 E. , 2019/577 K.)

“5237 sayılı TCK’nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde “kanunda tanımlanmış haksızlık” olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir.

Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırdedici ölçüt;

-taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi,

-bilinçli taksir hâlinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.

Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür.”( Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2018/545 E.,  2019/504 K.)

  1. Nedensellik Bağı

Neticeli bütün suçlar bakımından araştırılması gerekli olan “nedensellik bağı” ceza hukukunda bu kavramın mahiyeti gereği, suçun yasal tanımında neticeye yer verilmiş olması hâlinde failin fiili ile netice arasında sebep-sonuç ilişkisini kuran bağ anlamına gelmektedir.

Failin yapmak veya yapmamak şeklinde gerçekleştirdiği eylemi neticesinde dış dünyada zarar ya da tehlikenin meydana gelmiş olması hâlinde nedensellik söz konusu olacaktır. Doğaldır ki, yapılan her hareket, dış dünyada bir veya birden fazla neticeye sebebiyet verebilir; ancak dış dünyada vuku bulan her sonuç değil, suçun kanuni tanımında belirtilmiş olan netice nazara alınacaktır.

Türk Ceza Kanunu’nda nedensellik bağı ile ilgili olarak genel bir düzenlemeye yer verilmemiş olup konu öğreti ve uygulamaya bırakılmıştır. Öğretide nedensellik bağı çeşitli teorilerle açıklanmaktadır. Şartların eşitliği ya da doğal nedensellik teorisinde; netice birçok şartın bir bütün oluşturarak meydana gelmesiyle oluştuğundan ve bunlardan birinin olmaması neticenin gerçekleşmesini engelleyeceğinden, bu şartlardan birini gerçekleştiren failin eylemi ile gerçekleşen netice arasında nedensellik bağı vardır. Uygun sebep ya da kuralcı nedensellik teorisinde; hareket ile netice arasında nedensellik bağı bulunduğunun kabul edilebilmesi için, hareketin o neticeyi meydana getirmeye uygun olması gerekir. Objektif isnadiyet teorisinde ise; şart teorisi anlamında hareketinin verdiği netice, ancak hareketin suçun konusu üzerinde hukuken tasvip edilmeyen bir tehlike veya risk yaratması ve kendini tipik neticeye yansıtması hâlinde objektif olarak faile yükletilebilir.

Günümüz modern ceza hukuku anlayışında nedensellik bağının belirlenmiş olması tek başına failin cezalandırılması için yeterli bulunmayıp, ayrıca gerçekleşen neticenin failin eseri olup olmadığının, diğer bir ifadeyle ortaya çıkan neticenin belli bir kişiye objektif olarak isnadının mümkün olup olmadığının tespit edilmesi de gerekir.

Olayda öncelikle şart teorisine göre nedensellik bağı ortaya konulmalı, ardından gerçekleşen neticenin faile isnat edilip edilemeyeceği araştırılmalıdır. Objektif isnadiyet, neticenin belirli bir kimsenin eseri olarak görülüp görülemeyeceği anlamına gelmektedir. Eğer meydana gelen netice, üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri ise faile isnat edilemeyecektir. Bu nedenle netice, insanın hükmedebileceği alanın dışında kalıyorsa hukuken önemli olan bir tehlike ya da risk bulunmamaktadır.

Hükmedilebilirlik, neticenin önemli derecede idare edilebilirliği anlamına gelmekte olup, gerçekleştirilen fiil, hukuken önemli bir tehlike ya da risk oluştursa bile, olayın tamamen hayatın olağan akışının ve genel hayat tecrübelerinin dışarısında kalması nedeniyle beklenebilir değilse, netice faile yüklenemeyecektir. Keza gerçekleşen netice, failin hareketi ile tesadüfen birleşen başka sebeplerden meydana gelmişse, bu durumda da neticenin faile isnat edilmesinden söz edilemeyecektir. Bunun gibi sonradan işlenen fiilin daha önceden gerçekleştirilmiş fiilin neticeye ulaşmasını engellemesi hâlinde de önceki fiili gerçekleştiren faile neticenin isnat edilmesi mümkün bulunmayacaktır.

Nedensellik bağı, öğretideki görüşlere göre hukuki bir kavram değil mantıksal ya da doğal bir olgudur. (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Baskı, s. 255.; İzzet Özgenç, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 10. Baskı, s. 171-173.) Bu anlamda, dış dünyada gerçekleşen netice ile bu neticeyi doğuran sebep arasındaki nedensellik bağı, doğa bilimleri bağlamında değerlendirilmeli ve hayat tecrübeleriyle mantığa göre belirlenmelidir.

İlliyet bağının doğal olarak belirlenmesi yalnızca icrai suçlar bakımından geçerlidir, zira ihmali suçlarda farklılık söz konusudur.
Nedensellik bağının tespiti, tabiatıyla genellikle neticeli suçlar şeklinde düzenlenmiş bulunan taksirli suçlar bakımından da gereklidir
Taksirle işlenen suçtan kaynaklanan netice failin hareketi olmasaydı gerçekleşmeyecek denilebiliyorsa bu durumda nedensellik bağının varlığı kabul edilir. Örneğin ölüm neticesi failin taksirli hareketine bağlı olarak gerçekleşmiş ise, diğer bir deyişle failin taksirli hareketi olmasaydı ölümün gerçekleşmeyeceği sonucuna varılıyorsa, başka bir ifadeyle ölüm failin eseriyse bu takdirde failin eylemi ile netice arasında bir nedensellik bağının var olduğu kabul edilecektir. Taksirli suçlarda aranacak olan objektif isnat edilebilirlik, dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemesi sonucunda neticeye sebebiyet verilmesidir. “Fail gerekli dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmiş olsaydı netice gerçekleşmeyecekti” denebilir ise, bu takdirde netice faile isnat edilebilecektir.

Nedensellik bağı hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel bilgi ve tecrübe ile çözümlenebiliyorsa bu bağlantı hâkim tarafından ortaya konulmalı, uzmanlık veya teknik ve özel bilgi gerektiren bir hususta ise söz konusu bağ, bilirkişilerden görüş alınarak tespit edilmelidir

Zararlı neticenin, failin hareketlerinin mağdurun ya da üçüncü bir kişinin hareketi ile birleşmesi sonucu meydana geldiği durumlarda, failin taksirli sorumluluk şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi açısından, neticeye kimin sebebiyet verdiği, failin iradi hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağının kesilip kesilmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir.

Mağdur ya da üçüncü kişinin hareketinin ya da bir başka nedenin neticenin tek sebebi olduğu veya zararlı neticenin yalnızca bu kişilerin kusurlu hareketlerinden kaynaklandığı durumlarda, failin hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı kabul edilmelidir. Buna karşılık failin kusurlu hareketine mağdur ya da üçüncü bir kişinin kusurlu hareketinin eklendiği ve neticenin çeşitli kusurlu hareketlerin birleşmesinden meydana geldiği hallerde, nedensellik bağı kesilmeyip; TCK’nın 40. maddesine göre taksirli suçlarda iştirak ilişkisi de mümkün olmadığından, anılan Kanun’un 22. maddesinin dört ve beşinci fıkralarına göre herkes kendi kusurundan dolayı ve kusuruna göre sorumlu olacaktır.

Öğretide; “Üçüncü bir kişinin veya mağdurun hareketinin failin taksirli hareketine eklenmesi durumunda nedensellik ilişkisinin ortadan kalkıp kalkmadığı araştırılmalıdır. Eklenen hareketler kusurlu değilse, neticenin failin taksirli hareketinden kaynaklandığı kabul edilir. Diğer hareketler kusurlu ise bunların taksirin varlığını tamamen veya kısmen kaldırıp kaldırmadığına bakılmalıdır.” (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, 8. Baskı, İstanbul, 2014, s. 366.);

“Birden fazla kişinin birleşen fiilleri ile bir neticeye neden oldukları hâllerde, bu faillerin hareketi ile netice arasındaki nedensellik ilişkisi özel önem taşır. Belirtelim ki bu hâllerde her bir kişinin hareketi ile netice arasında nedensellik ilişkisinin bulunması ön koşuldur. Ekip hâlinde faaliyet gösterenlerden birisine diğerlerini denetleme ve kişiler arasında koordinasyonu sağlama yükümlülüğü yüklenmiş ise kişi bu yükümlülüğe uygun davranmadığı için neticeye sebebiyet vermiş olabilir. Bu hâlde bu kişi neticeden sorumlu olur.” (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, 4. Baskı, İstanbul, 2015, s. 254.);

“Failin kusurlu hareketine mağdurun kusurlu hareketi de eklenmiş ve netice bu iki kusurlu hareketin birleşmesinden meydana gelmişse (ortak kusur) failin sorumluluğu ortadan kalmış olmaz. Nitekim bu ihtimalde taksirler arasında takas söz konusu olmayıp, fail kusuru oranında taksirli suçtan cezalandırılır.” (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara, 2014, s. 341.);

“Birden çok kişinin davranışı birlikte neticeye sebebiyet vermiş ve tüm katılanlar özen yükümlülüğüne aykırı hareket etmişse netice objektif olarak isnad edilebilir, herkes kendi taksirli fiilinden dolayı kusuruna göre sorumlu olur. Bu gibi hâllerde önceki taksirli hareket ile netice arasında illiyet bağı bulunmamasından veya kesilmesinden söz edilmesi doğru değildir.” (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Baskı, Ankara, 2014, s. 214.);

 “Fail zaten taksirli hareket ediyor ve bir başkasının taksirli hareketi buna ekleniyorsa, failin hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağı mevcut olmaya devam eder. Bu durumda mesele artık nedensellik bağı meselesi değil, failin ve üçüncü kişinin kusurunun tespiti meselesidir. Bir inşaatın yıkımı sırasında yoldan gelip geçenlere zarar verilmemesi hususunda gerekli tertibatı almayan, örneğin yıkım alanını tahta perde ile çevirmeyen müteahhit, iki işçisinin binadan sökülen kalası dikkatsizce sokağa atmaları sonucu meydana gelen neticeden her iki işçisiyle beraber taksirinden dolayı sorumludur.” (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 17. Baskı, Ankara, 2014, s. 249.) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür.

Taksirle gerçekleştirilen bazı eylemlerin suç olarak tanımlanıp cezai yaptırıma bağlanmasıyla, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hâle gelen toplum hayatı içinde daha dikkatli davranmalarının temin edilmesi amaçlanmaktadır. Kanun ve ortak hayat tecrübesinin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen görevini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı neticeye sebep olan kişinin taksirle işlenen suçlara ilişkin cezai sorumluluğu benimsenmiş, fakat taksirden söz edebilmek için de kanuni tarife uygun fiilin işlenebileceğinin öngörülme imkânının mevcut olması aranmıştır.

Bilindiği üzere, FAİLİN İRADESİ kasten işlenen suçlarda neticeye, taksirli suçlarda ise harekete yöneliktir. Gerek kanun tarafından konulan, gerekse ortak deneyimler ürünü olan kurallara iradi olarak riayetsizlik suretiyle dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranıldığı takdirde, bir takım zararlı neticelerin doğabileceği öngörülebiliyorsa taksir söz konusu olacaktır. Yapılan hareketin neticesi ortak tecrübeye göre öngörülemiyorsa ve hukuken de böyle bir yükümlülük getirilmemişse, taksirli hareketten söz edilemeyecek, “kaza” ya da “tesadüf” olarak adlandırılan bu hâl nedeniyle cezai sorumluluk gündeme gelmeyecektir.

Diğer bir anlatımla; taksirli suçlarda da, gerek icrai hareketin gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.
Öğretide, sonucun öngörülebilirliğinin, failin içinde bulunduğu sosyal çevre, mensup olduğu meslek, eğitim durumu, ortak tecrübe, bilgi düzeyi ve failin kişisel özellikleri dikkate alınarak saptanması gerektiği, öngörülebilir sonucun, fiilen meydana gelen sonuç olmayıp failin yaptığı iradi hareketin neden olabileceği benzer sonuçlar olduğu, fiilen oluşan sonucun sadece genel olarak öngörülebilir olması taksirin varlığı için yeterli olup sonucun bütün inceliklerinin öngörülmesine gerek bulunmadığı yönünde görüşler ileri sürülmüştür.”    ( Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/436 E.,  2018/527 K.)

  1. İhmal

“Ceza Kanunumuzun özel kısmında suçlar çeşitli şekillerde tasnif edilirken, ayrımlardan birisi de gerçekleştirilen hareketin şekline göredir. Bunlar icrai suç ve ihmali suç olarak ayrıma tabi tutulmuştur.

İhmal, Türkçe sözlükte; “gereken ilgiyi göstermeme, boşlama, savsaklama, savsama, önem vermeme” olarak, Osmanlıca-Türkçe büyük lügatta da “ehemmiyet vermemek, yapılması lazım işi sonraya bırakma, dikkatsizlik, başlayıp bırakmak, terk etmek” şeklinde açıklanmaktadır.

Hukuksal yararlara saygı gösterilmesi gereği iki şekilde ihlal edilebilir. İlki, bir hukuki yarara tecavüz teşkil edilen bir hareketin yapılması, ikinci olarak da hukuki yararı koruyan hareketin yapılmaması suretiyle (Gössel, 323). Bununla beraber garantörsel ihmali suçları da bu ayrıma dahil ederek üçüncü bir ayrım yapılabilir. Nitekim icra ve ihmal ile işlenebilen suçların yanısıra hem icrai hem de ihmali hareketlerle işlenebilen suçlar da söz konusu olabilir.

İhmali suçlar iki gruba ayrılmaktadır.

Gerçek ihmali suçlar;

ihmali hareketin bizzat suç tipinde gösterildiği suçlardır.” Bu suçlarda tipiklik, kanunda tarif edilen belli bir emredici normun kasten yerine getirilmemesiyle gerçekleşir. İhmali davranışın sonucunda ayrıca bir neticenin meydana gelmesi bu suçların oluşması için zorunlu değildir.

Gerçek olmayan ihmali suçlar ise “tipe uygun bir neticenin engellenmemesi suretiyle gerçekleştirilen suçlardır.” Fakat bunun için failin özel bir hukuki yükümlülük (garantörlük) altında bulunması gerekir. Ancak garantör olan bir kimse gerçek olmayan ihmali suçun faili olabileceğinden, bu suçlar gerçek özgü suçlardır. Ceza kanununda düzenlenen her suç, hem icrai hem de ihmali hareketle işlenebilir.

Kural olarak icrai hareketle işlenebilen bir suçun ihmali hareketle de işlenebilmesine gerçek olmayan ihmali suç denmektedir. Keza bir suçun kanuni tanımında belli bir davranışta bulunma veya belli bir neticeye sebebiyet verme cezalandırılmaktadır. Gerçek olmayan ihmali suçlar, neticeli suçlardır.

Bu suçlarda, mutlaka neticeyi önleme yönünden hukuki yükümlülük bulunması gereklidir.
Gerçek olmayan ihmali suçların tamamlanabilmesi için tipe uygun neticenin meydana gelmesi gerekir. Ancak, netice de faile objektif olarak isnat edilebilmelidir. İcrai suçlarda objektif isnadiyet, failin neticeye sebebiyet vermesini gerektirmektedir. İhmali suçlarda da nedensellik bağı ve objektif isnadiyet sorumluluk için şarttır. Ancak, icrai suçlarda olduğu gibi netice hareketin fiziki bir sonucu olmasından ziyade, hukuken beklenen hareket yapılmış olsaydı tipe uygun neticenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bakılmalıdır. Başka bir deyişle, ihmali hareket olmasaydı, yani icrai bir hareket yapılsaydı netice meydana gelmeyecekti denilebiliyorsa, ihmali hareketle netice arasında nedensellik bağı vardır. Aksi taktirde ihmali hareketten doğan sorumluluğun sınırlarının aşırı şekilde genişletilmesi söz konusu olacaktır.

Neticenin önlenmesi hususundaki yükümlülük “koruma yükümlülüğü” veya “gözetim yükümlülüğü” olarak adlandırılmaktadır. Garantörlük kavramı olarak ifade edilen bu durum; kanundan, sözleşmeden ve kendisinin yaratmış olduğu tehlikeli durumdan kaynaklanabilir.” (Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2019/4406 E. 2019/5052 K.)

  1. Faillik Ve Suça İştirak

TCK 37. Maddesinde “Faillik”, TCK 38. Maddesinde “Azmettirme”, TCK 39. Maddesinde “Yardım etme” kurumları düzenlenmiştir.

Suçun icra edilmesini birbirini tamamlayan ve fiil üzerinde hakimiyet kuran icra hareketleriyle gerçekleştiren kimseler müşterek fail, suçun icrasında rol almamakla birlikte fiilden önce veya fiil sırasında yardımda bulunarak suça katılan kişiler şerik yani azmettiren ya da yardım eden olarak adlandırılır.(Gökcan/Artuç,TCK Şerhi, 2021, s.1131)

10.1. Müşterek faillik

TCK 37. Maddesine göre ” Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur” bu düzenlemeye göre bir suçun tek bir kişi tarafından işlenmesi halinde “müstakil fail” suçun birden fazla kişi tarafından işlenmesi halinde “müşterek faillik” söz konusu olur.

Müşterek faillikte, failler birlikte suç işleme kararı çerçevesinde iş bölümüne dayalı olarak suçun işlenmesine müşterek katkıda bulunurlar. Ortak karar nedeniyle müşterek failler suçtan dolayı karşılıklı sorumlu olurlar.Müşterek faillikte iki koşul aranır; 1)Birlikte suç işleme kararı 2) Fiilin birlikte işlenmesi (Murat Önok, Müşterek Suç Girişimi,2019, s.60)

Birlikte suç işleme kararı; ortak karar belirli bir fiilin icrasına ve neticenin gerçekleştirilmesine yönelik olmalı, ortak hareket ettiklerini bilmeli, davranışlarıyla diğerlerinin davranışlarına katkıda bulunduklarını bilmelidirler. Bir başkasının kararını onaylamak, buna istinaden fiilin icrasına katılmak yeterli değildir.(Murat Önok, Müşterek Suç Girişimi,2019, s.60, Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Ceza Genel Hukuku,2022,s.455,) Ortak anlaşma olmaksızın birlikte hareket etme durumunda müşterek faillik olmaz.(Murat Önok, Müşterek Suç Girişimi,2019, s.64) Bir suçun işlenmesine katkıda bulunan kişiler, aynı suçu işlediklerine ilişkin bilinç ve irade ile hareket ettikleri takdirde birlikte suç işleme kararı vardır.(Gökcan/Artuç,TCK Şerhi, 2021,s.1137) Ortak hakimiyetin belirlenmesinde suç ortaklarının suçun icrasında üstlendikleri rolleri ve katkılarının taşıdığı önem göz önünde bulundurulmalıdır.

Birlikte suç işleme kararı, kural olarak, suçun icra hareketlerine başlanmadan önce verilmiş olmalıdır. Suç işleme kararı suçun icrası sırasında da çıkabilir ancak bunun için kararın diğer ortakların bilgisine ulaşması, onayını alması gerekir.(Özbek, Doğan, Bacaksız, Ceza Hukuku Genel Hükümler,13. Baskı, s.539, Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Ceza Hukuku Genel Hükümler,2022,s.456)

Fiilin birlikte işlenmesi; birlikte faillikten söz edilebilmesi için suça olan katkının önemli olması gerekir. Fiilin icrası veya sonuçsuz kalması faillerden herbirinin elinde bulunmaktadır. Bu düzeye varmayan katkılar, fiil üzerinde fonksyonel egemenlik kurulduğunu kabule yetmez. İştirak kurallarının uygulanabilmesi için işlenmesi istenen suça katılanın bu suça katılma iradesi ile hareket etmesi gereklidir.(Timur Demirbaş, Ceza Genel Hükümler, 2022,s.542)

Yapılan katkı suçun icra hareketlerine ilişkin değilse hazırlık hareketi niteliğinde olup olmadığı ve dolayısıyla yardım etmenin mevcudiyeti tartışılmalıdır.(Sedat Bakıcı, Özel Hükümler, s.279)

Öte yandan suça istirakin fail tarafından bilinmesi, en kötü ihtimalle hangi suça ve ne suretle istirak edildiğinin sonuçları itibariyle öngörülebilir olması gerektiğinden, fail ancak istirak ettiği suçun doğal ve öngörülebilir sonuçlarından sorumlu tutulması diğer failin sonradan değişerek gelişen yeni kast altında gerçekleştirdikleri fiillerden sorumlu olmaması gerekir.

10.2. Dolaylı faillik

Failin suçun icra hareketlerini doğrudan gerçekleştirmesi halinde doğrudan faillik söz konusu olur. Normda tanımlanan tipik davranışı gerçekleştiren kişinin eylemi üzerinde yani doğrudan failin eylemi üzerinde hakimiyet kuran kişi ise dolaylı fail olarak sorumludur.(Gökcan/Artuç,TCK Şerhi, 2021, s.1133)

Dolaylı faillikte suçu işleyen asli fail özgür iradesi ile hareket etmekte, suç kasten işlenmemekte, fiili bir başkası için işlediğini bilmemekte ve cezalandırılmamaktadır.(Sedat Bakıcı, Özel Hükümler,s.280) TCK 28. Maddesine göre “Karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı cebir ve şiddet veya muhakkak ve ağır bir korkutma veya tehdit sonucu suç işleyen kimseye ceza verilmez. Bu gibi hallerde cebir ve şiddet, korkutma ve tehdidi kullanan kişi suçun faili sayılır.”

Yine aracı durumdaki kişi hataya düşürülerek suçu bilmeden hareket etmesi sağlanabilir. Bu durumda TCK 30/1 maddesi çerçevesinde değerlendirme yapılması gerekir.(Gökcan/Artuç, TCK Şerhi, 2021,s.1134)

            “Failin, isnat olunan suçun maddi unsurlarına ilişkin hatası esaslı, diğer bir ifadeyle kabul edilebilir bir hata olursa, bu takdirde fail TCK’nın 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu hatasından yararlanacak, bunun sonucu olarak yüklenen suç açısından kasten hareket etmiş sayılmayacağından ve suçun taksirle işlenmesi hâli de kanunda cezalandırılmıyor ise CMK’nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatına karar verilmesi gerekecektir.”(Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2020/442 E.,  2022/433 K.)

10.3. Yardım etme

“Suçun icrasına iştirak etmekle birlikte, işlenişine bulunduğu katkının niteliği gereği kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen diğer suç ortaklarına “şerik” denilmekte olup, 5237 Sayılı TCK’da şeriklik, azmettirme ve yardım etme olarak iki farklı şekilde düzenlenmiştir. Buna göre, kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen veya özel faillik vasfını taşımadığı için fail olamayan bir suç ortağı, gerçekleşen fiilden 5237 Sayılı Kanun’un 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralı uyarınca sorumlu olmaktadır.

TCK’nın 39/2. maddesindeki düzenlemeye göre, yardım etme; maddi yardım ve manevi yardım olarak ikiye ayrılmaktadır.

1-) Bir suçun işlenmesine maddi yardımda bulunma çok çeşitli şekillerde ortaya çıkmakla birlikte anılan maddede MADDİ YARDIM;

a-) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları temin etmek,

b-) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında maddi yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak olarak sayılmıştır.

2-) MANEVİ YARDIM ise;

a-) Suç işlemeye teşvik etmek,

b-) Suç işleme kararını kuvvetlendirmek,

c-) Suçun işlenmesinden sonra yardımda bulunmayı vaad etmek,

d-) Suçun nasıl işleneceği konusunda yol göstermek şeklinde belirtilmiştir.

Kişinin eyleminin, bir suçun katılma aşamasına ulaşıp ulaşmadığı, ulaşmışsa da suça katılma düzeyinin belirlenmesi için, eylemin bir aşamasındaki durumun değil, eylemin yapılması için verilen kararın, bu kararın icra ediliş biçiminin, olay öncesi, sırası ve sonrasındaki davranışların da dikkate alınıp, tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Zira “yardım etme”yi müşterek faillikten ayıran en önemli unsur, kişinin suçun işlenişi sırasında fiil üzerinde ortak hâkimiyetinin bulunmamasıdır.(Yargıtay Ceza Genel Kurulu E. 2018/1-271 K. 2022/227)

İştirakın manevi unsuru, suçun işleneceğini ya da işlenmekte olduğunu bilerek, sonucun gerçekleşmesini isteyerek katılma amacıyla tüm şeriklerin iradelerinin birleşmesidir.(Gökcan/Artuç, TCK Şerhi, 2021,s.1173)

10.4. Azmettirme

Azmettirme, belli bir suçun işlenmesi hususunda henüz bir düşüncesi olmayan kişide, bir başkası tarafından suç işleme kararının oluşmasının sağlanmasıdır. Eğer kişi daha önceden suçu işlemeye karar vermiş ise, bu takdirde azmettirme değil, artık aynı kanunun 39/2. maddesi kapsamında manevi yardım söz konusu olacaktır. Azmettiren konumundaki kişinin kasten hareket etmesi gerekir. Bu kastın, failde belli bir suçu işleme konusunda karar oluşturmayı, suçun bu kişi tarafından işlenmesi hususunu ve azmettirilen suçun kanuni tanımındaki unsurlarını kapsaması gereklidir.

Ancak kasten işlenebilen bir suça azmettirme mümkündür. Azmettirme, daima eylem üzerinde manevi bir etkiyi ifade etmektedir, ihmali davranışla azmettirme mümkün değildir. Azmettirenin kasten hareket etmesi gerekir. Bu kastın, failde belli bir suçu işleme hususunda karar oluşturmayı, suçun bu kişi tarafından işlenmesi hususunu ve azmettirilen suçun kanuni tanımındaki unsurlarını kapsaması gerekir. Eylemin yer ve zamanının veya eylemin işleniş tarzına ilişkin ayrıntıların belirlenmesine gerek yoktur. Yine, kişi ancak belli bir suça azmettirilebilir. Suç işlemesi istenen kişinin belli olmaması halinde de azmettirmeden söz edilemez. Azmettirmeden ceza verilebilmesi için bu suçun tamamlanmış veya en azından teşebbüs aşamasında kalmış olması gerekir. Sonuçsuz kalmış azmettirmeden ceza verilmez. Ancak, bu hal ayrı bir suç olarak yasada ayrıca düzenlenmişse o zaman cezalandırılabilir. Azmettirilenin sınırı aşması halinde, önemsiz sapmalar, işlenen suçtan dolayı kişinin azmettiren sıfatıyla sorumlu tutulmasına engel oluşturmaz. Bunun dışında azmettirilenin, nitelik veya nicelik olarak azmettirilen suçun sınırlarını aşması halinde, azmettiren ancak azmettirdiği suçtan cezalandırılabilir. Aşılan kısımdan sorumlu tutulamaz. Ayrıca, azmettireni azmettirmek de mümkündür. Bu durumda, hem azmettireni azmettiren, hem de azmettiren aynı şekilde sorumlu olurlar.

  1. Ceza Yargılamasının Amacı-Maddi Gerçek

Ceza yargılamasında farklı olarak özek hukuk yargılamasında şekli gerçek araştırılır yani gerçek dış görünüşten öğrenmekle yetinilir, gerçeğin özü araştırılmaz. Ceza Yargılamasında ise madde gerçek araştırılır, ceza yargılamasında; gerçeğin dışına değil içine bakılır, özü araştırılır. Bunun için bu gerçeğe madde gerçek denilir.(Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 11. Baskı, s.88)

Ceza yargılamasında maddi gerçek araştırıldığından suçun gerçekleşmesinde rolü olanlar, eylemi icrai ya da ihmali hareketi ile gerçekleştiren ve eyleme katkıda bulunanların tespit edilmesi, kağıt üzerinde yetkili olarak gözükenlerin fail olarak kabulü ile yetinilmemesi gerekir.

  1. Yargıtay Uygulaması

            -Yöneticinin görevinin sonlanma anı

“..tüzel kişinin temsilcisi olan bir yöneticinin sadece SGK’den sigorta çıkışının yapılmış olması, şirketteki yönetim ve temsil görevinin bittiği anlamına gelmez.” (Yargıtay 19. Ceza Dairesi 2019/33988 E.,  2019/14958 K.)

-Güveni kötüye kullanma

 “… Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’nin yönetiminde bulunan sanıklar ile şirket tüzel kişiliği arasındaki ilişkinin hizmet ilişkisi kapsamında olduğu, halka açık anonim şirketin yönetim kurulu üyelerinin şirketi idare ederken görevlerini özen ve dikkatle yapmak zorunda oldukları, şirket genel kurulu tarafından yönetim kuruluna, şirketin tüm mal varlığının şirketin faaliyet konusu ve amacına uygun olarak ve tüm şirket ortaklarının ortak çıkarları doğrultusunda kullanılmak üzere tevdi edildiği, şirketi zarara uğratan usulsüz işlemlerde sorumluluğun şirket yönetim kurulu üyeleri üzerinde olduğu hususları göz önüne alındığında; mali sıkıntılar içerisinde olan … Tekstil’in üretim yapmak amacıyla kullandığı fabrikayı ilişkili olduğu … Tekstil’e kiralayarak şirketin üretim yapmasının engellendiği gibi şirketin ticari faaliyetlerine devam etmesinin kira gelirlerinden gelecek nakit girişine bağlı olmasına rağmen kira gelirlerinin tahsili yapılmadığı, tahsil amacıyla hukuki takip de başlatılmadığı, mali durumu itibarıyla ödeme yapma imkânı bulunmadığı anlaşılan … Tekstil’e 1.562.000 TL tutarında mal satışı yapıldığı, böylece sanıkların şirket mal varlığı üzerinde kendilerinin veya başkalarının yararına olarak tevdi amacına aykırı şekilde tasarrufta bulunarak şirketi ve şirket ortaklarını zarara uğratmaları şeklinde gerçekleşen eylemlerinin bir bütün hâlinde TCK’nın 155. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmelidir. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2019/140 E.,  2021/477 K.)

  • Sorumlu Yönetici Sözleşmesi

 “Taksirle yaralama suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hüküm, sanık müdafii tarafından temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Olay tarihinde, … Tavukçuluk ve … Şirketinde tavuk kümesinde kümes bakıcısı olarak çalışan katılanın, kümes içerisinde tavuk gübrelerini temizlemek için gübre temizleme motorunu çalıştırmak istediği sırada motorun çalışmadığı, bunun üzerine palet üzerine baskı yaparak sorunu çözmeye çalıştığı esnada dengesini kaybederek ayağının kayması neticesi, bandın alt tarafındaki muhafazası olmayan açıkta bulunan gübre atım bandının plastik tambur dişlisine sol elini kaptırması sonucu nitelikli şekilde yaralandığı olayda; SANIĞIN 20.02.2013 tarihli kolluk beyanında kazanın meydana geldiği ŞİRKETTE SORUMLU YÖNETİCİ OLDUĞUNU beyan ettiği, bu hususun tanık beyanları ile de doğrulandığı, ayrıca; ŞİRKET İLE SANIK ARASINDA İMZALANAN 21/12/2012 tarihli “Yumurta üretilen paketleyen ambalajlayan işyerlerinde sorumlu yönetici olarak çalışacak veteriner hekim-işveren sözleşmesi” uyarınca, “sorumlu yöneticinin görev, yetki ve sorumluluklarına” ilişkin 5. maddenin (f) bendine göre sanığın personelin sağlığının korunması ve eğitimi konularında işveren ile birlikte sorumlu olduklarının düzenlendiğinin anlaşılması karşısında, sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği yönünde bozma öneren tebliğnamedeki görüşe iştirak edilmemiştir.” (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2016/1853 E.,  2017/10675 K.)

-Şirket işlerini fiilen yürüten yönetici

“Oluşa ve kabule göre; Sanık …’nin, diğer sanık …’nün yetkilisi ve yönetici olduğu …Orman Ltd. Şti.nde(şirket sanığın oğlunun üzerine kayıtlı vekaletname ile tüm işleri sanık … yönetiyor) kepçe operatörü olarak çalıştığı, … firmasının Orman işletmesinin ağaç kesim işini aldığı, olaya karışan kepçenin … Orman Bölge Müdürlüğünün demirbaşında bulunan (… kod nolu 1989 model …marka) iş makinesinin orman işletme müdürü tanık …tarafından tanık …’a tevdii ve görevlendirilerek Korgan’a götürülmesi görevi verildiği, tanığın alınan beyanlarında …Orman İşletme müdürü … tarafından suça konu iş makinesinin sanık …’ye teslim edilmesinin istenildiği, tanık …’ın iş makinesini sanık …’e devrettiği, sanık …’in de diğer sanık …’den suça konu bu iş makinesi kullanmasını istediği,iş makinasının FRENİN BOZUK OLDUĞU, TAMİR VE BAKIMI YAPILMAMASINA RAĞMEN olay günü sanık …’ı, yolda kalan bir kamyonun kurtarılması için sanık …’in görevlendirdiği, sanık …, idaresindeki iş makinesi ile seyir halindeyken yolda orman işçisi ölen … ile karşılaştığı ve …’in kendisini evine bırakmasını istemesi üzerine araca aldığı, toprak zeminli hafif kaygan yolun iniş eğimli hafif virajlı kısmına gelince sanığın aracın kontrolünü kaybetmesi üzerine kepçenin yolun sağ tarafındaki uçuruma yuvarlandığı, …’nın kepçenin altında kalarak öldüğü olayda;

sanık …’in ŞİRKET YETKİLİSİ …’NÜN VERDİĞİ VEKALETNAME ile şirket işleri için yetkilendirildiği, ŞİRKET İŞLERİNİ FİİLEN KENDİSİNİN YÜRÜTTÜĞÜ, sanık …’ın adı geçen şirkette iş makinesi operatörü olarak çalıştığı dosyadaki bilgi ve beyanlardan anlaşılmakla tebliğnamede eksik inceleme nedeniyle bozma isteyen 1 no’lu bozma görüşüne, aracın fren sistemlerinin zayıf olduğunu bile bile kullanan sanık … ve aracın kullanılması talimatını veren sanık … hakkında bilinçli taksir koşullarının oluştuğu anlaşılmakla, bozma öneren 2 no’lu görüşe iştirak edilmemiş olup;” (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2016/9698 E. 2018/10838 K.)

  • Şirket sahibi ve yöneticisinin işçilerin iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uygun hareket edip etmediğini denetlemekle yükümlü personeli görevlendirmesinin yeterli olduğu meydana gelen neticeyi önlemeye yönelik başkaca bir sorumluluğunun bulunmayacağı

“Olay günü Türkoğlu ilçesinde yapımına devam edilen KİPTAŞ A.Ş.’ye ait ve betonarme inşaat işleri taşeron … İnş.Ltd. Şti. tarafından üstlenilen inşaatta taşeron firma bünyesinde çalışan katılanın üzerine, temel aşamasındaki dengesiz ve desteksiz bırakılan kolon soketlerinin demir donatısının bağlantı yerlerindeki telleri koparması neticesinde düşmesi neticesinde katılanın vücudunda 4. dereceden kemik kırığı oluşacak ve organlarından birinde sürekli işlev yitirilmesi oluşacak şekilde yaralandığı olayda,

sanık …’nun katılanın bünyesinde çalışmakta olduğu …. İnşaat Ltd. Şti.’nin kurucusu, sahibi ve yöneticisi olduğu, … İnşaat Ltd. Şti.’nin kazanın meydana geldiği inşaatın betonarme inşaat işlerini … Limited Şirketinden taşeron olarak sözleşme ile üstlendiği, devam eden inşaatın şantiye alanı içinde sanığın sahibi ve yönetici olduğu … İnşaat Ltd. Şti. tarafından dosya sanıklarından inşaat mühendisi olan …’in şantiye şefi olarak görevlendirildiği, Dairemiz yerleşik içtihatları göz önünde bulundurularak çalışma sahasında gerekli güvenlik tedbirlerini, işçilerin iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uygun hareket edip etmediğini denetlemekle yükümlü personeli görevlendiren şirket yetkilisi sanık …’nun meydana gelen neticeyi önlemeye yönelik başkaca bir sorumluluğunun bulunmayacağı anlaşılmakla, tebliğnamede sanığın mahkumiyetine karar verilmesi gerektiğini belirterek bozma öneren görüşe iştirak edilmemiştir. (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2019/11961 E.,  2019/12057 K.)

Sanık …’ın yönetim kurulu başkan vekili ve genel müdürü olduğu… Tic. A,Ş.’nin .. San. A.Ş. adına yaptığı fabrika inşaatındaki metal kalıp iskelesinin çökmesi sonucu 7-8 m yükseklikten yere düşüp, kalıp iskele demirleri ve beton altında kalan işçi …’ın öldüğü olayın yargılaması sonunda sanık …’ın mahkumiyetine karar verilmiş ise de, birden fazla yerde inşaat yaptırmakta olan şirketin ÜST YÖNETİCİ olduğu anlaşılan sanığa, olayın gerçekleştiği şantiyede işinin ehli inşaat mühendisi olan şantiye şefi ve şantiye şef yardımcısı görevlendirmiş olması nedeniyle kusur atfedilemeyeceğinin anlaşılması karşısında,(Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2015/14030 E.,  2015/19039 K.)

  • Şekli sorumluların tespitinin yeterli olmadığı, sahte fatura eyleminin kim/kimler tarafından gerçekleştirildiğinin tespiti bakımından, faturaları kullanan kişiler de tespit edilerek dinlenmek suretiyle suça konu faturaları kimden ve hangi hukuki ilişki karşılığında aldıkları, sanıkları tanıyıp tanımadıklarının sorulması gerektiği,

“Sahte fatura düzenlemek suçundan açılan kamu davasında sanık S.. T..’un, suçlamayı kabul etmeyerek, İ. Ö.. isimli şahıs tarafından iş bulma vaadi ile Mersin’den İzmir iline getirildiklerini, sanık A.. C..’in şirketinde şoförlük yapacağının ve sanık Murat’ın da kendisine yardım edeceğinin söylendiğini, bu amaçla kendilerine bir takım evrakların imzalatıldığını, sahte fatura düzenleme eyleminden daha sonra haberinin olduğunu, hayatında hiç şirket kurmadığını, olayla kesinlikle ilgisinin olmadığını beyan etmesi, sanık M.. A.. ile ihbar mektubuyla olayın ortaya çıkmasında katkısı bulunan tanık A.. Ç..’ın da benzer ifadelerde bulunması, sanık A.. C..’in iş yerinde yapılan aramada aralarında sanıklar Surrullah ve Murat’ın ortağı olduğu ….Bilgisayar isimli şirketinin de bulunduğu 15 firmaya ait defter, belge ve kaşelerin ele geçirilmesi, adı geçen şirkete ait işyerine ilişkin kira sözleşmesinin şirket ile hiçbir hukuki bağı bulunmayan sanık A.. C.. tarafından imzalanmış olması, yine adına sahte fatura düzenlendiği idda edilen ve ortakları arasında tanık A.. Ç..’ın da bulunduğu N…. Alüminyum isimli şirketine ait işyerinin de sanık Adnan tarafından sözleşme imzalanarak kiralanması ve çevreden yapılan araştırmada N…Alüminyum isimli firmanın gerçek sahibinin sanık A.. C.. olduğunun belirlenmesi, sanıklar Surrullah ve Murat’ın yakın tarihlerde kurulmuş bir çok şirkette ortaklıklarının ve yönetici sıfatlarının bulunması, anlaşmalı matbaa yetkilisi şirketin mal aldığı T… Yazılım isimli şirketinin ortaklarını tanımadığını, A.. C..’in arayarak belgelerin basımını istediğini, bununla birlikte diğer firmalara ait belgelerin de basımını yaptırdığını ifade etmesi ve …Bilgisayar isimli şirket adına gider olarak beyanlara yansıtılan telefon faturasının N… Alüminyum isimli firmanın bir diğer ortağı V.E..’ın adına kayıtlı olması karşısında, gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirlenmesi ve sahte fatura eyleminin kim/kimler tarafından gerçekleştirildiğinin tespiti bakımından, savunmalarda adı geçen İ. Ö.. ile mali müşavir Ş.U..’nun tanık olarak ifadelerine başvurulup söz konusu faturaları kullanan kişiler de tespit edilerek dinlenmek suretiyle suça konu faturaları kimden ve hangi hukuki ilişki karşılığında aldıkları, sanıkları tanıyıp tanımadıklarının sorulması, gerektiğinde sahte olduğu belirlenen faturaların asılları temin edilerek üzerlerinde yazı ve imza incelemesi yaptırılarak ve sanıkların sosyal ve ekonomik durumları da araştırılarak bu şekilde organize sahte fatura düzenleme eylemini gerçekleştirip gerçekleştiremeyecekleri de değerlendirilerek sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma sonucu yazılı şekilde kararlar verilmesi, (Yargıtay 11. Ceza Dairesi 2012/24171 E.,  2014/21380 K.)

– Şirket ortağı ve yönetici olmanın işlenen bu suç için doğrudan faillik sonucunu doğurmayacağı

“Sanıkların ortağı ve yetkilisi oldukları … Turizm Tekstil İnş. ve Oto. San. ve Tic.Ltd. Şti.’nin… PTT Başmüdürlüğü’nün posta gönderilerinin dağıtımı ve taşınması konusunda anlaşma yapıldığı, bu anlaşmanın gereği olarak şirket çalışanı olan …’ye teslimi yapılan iki adet APS evrakının, … İlçesi’ndeki alıcısına teslimi yerine … İlçesi’ndeki bir apartmana atılmış vaziyette bulunduğu, bu şekilde sanıkların denetim görevini yerine getirmeyerek hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işledikleri iddia edilen olayda; sanıkların savunmaları ve dosya kapsamına göre; posta gönderilerinin yerine ulaştırılmamış olmasına sanıklar tarafından verilen talimat veya herhangi bir eylemin varlığını ispatlar her türlü şüpheden uzak bir delilin bulunmaması ve şirket ortağı ve yönetici olmanın işlenen bu suç için doğrudan faillik sonucunu doğurmayacağı gibi sanıkların suça iştirakinin varlığının doğrudan kabul edilmesinin ceza hukuku genel prensiplerine uygun düşmeyeceği hususları birlikte gözetildiğinde sanıkların üzerlerine atılı suçu işledikleri sabit olmadığı gerekçesine dayanan mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir. (Yargıtay 15. Ceza Dairesi 2015/8011 E.,  2018/4478 K.)

-Üst Yönetici, kasten hareket

Sanığın, katılana ait iş yerinde genel müdür yardımcısı olarak görev yaptığı ve kendisine genel vekaletname verildiği, sanığın firmanın çalışanlarına, şirkete ait palet, tahta varil, bidon ve su depolarını yükleyici ile taşıtarak kendisine ait dam yapılmasında kullandığı, şirkete ait iki adet diz üstü bilgisayar, üç adet cep telefonunu kendisine aldığı, eşi …. ‘yı şirkette fiilen çalışmadığı halde 01/09/2007 ile 22/07/2010 tarihleri arasında çalışıyor gösterdiği, sigorta primlerini şirkete ödettiği, yine kendisine ait 3 adet konteynerı şirketin iş yaptığı …. k Nakliyat’a parasını sonradan yapılan nakliye ücretlerine ilave ettirmek sureti ile taşıttığı, bu şekilde sanığın hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işlediği iddia edilen olayda; sanık savunmaları, müşteki beyanları, tanıkların anlatımları ve dosya kapsamına göre; sanığın savunmasının aksine sanığın üst düzey yönetici olduğu şirkette bu şekilde bir eylemde bulunarak kendisine ve eşine haksız kazanç sağlama kastı ile hareket ettiğini gösteren delil bulunmadığı anlaşıldığından, sanığın üzerine atılı güveni kötüye kullanmak suçunu işlediğinin sabit olmadığı gerekçesine dayanan mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir.” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi 2018/8230 E.,  2018/9234 K.)

– İİK’nun 333/a maddesinde düzenlenen suçun faili

“…İİK’nun 333/a maddesinde ‘ticari işletmede yöneticinin sorumluluğu’ düzenlenmiş olup suçun faili, borçlu ticaret şirketini hukuken veya fiilen yönetim yetkisine sahip olanlardır. Suçun oluşması için, takibin kesinleştiği tarih itibariyle şirketin borcu ödeme gücüne sahip olmasına rağmen şirketi hukuken veya fiilen yönetim yetkisine sahip olan şirket yetkilisinin alacaklıyı zarara uğratmak kastiyle şirket borcunu ödememesi, ayrıca bu eylemin başka bir suçu oluşturmaması gerekmekte olup”(Yargıtay 11. Ceza Dairesi 2014/1553 E.,  2014/17765 K.)

  • Yapılan eylem sırasında şirket kararı ve sair bir işlem bulunmaması nedeniyle şirket ortağı ve yönetici olmanın işlenen bu suç için doğrudan faillik sonucunu doğurmayacağı

“…Mahkeme gerekçesinde; sanıkların sabit görülen eylemlerinin “alacaklıların alacaklarının teminatı mahiyetinde olan malların kaçırılması, gizlenmesi, veya değerinin azalmasına neden olunması” şeklinde açıklandığı ve kabule uyan eylemin şirket bünyesindeki emtiaların kaçırılarak şirketin içinin boşaltılması şeklinde ifade ediliği, atılı eylemin gerçekleştirilebilmesi için, şirket ortağı veya yöneticisi olmanın gerekmediği, cezaların şahsiliği prensibi gereğince fiili olarak gerçekleştirilen mal kaçırma eyleminin kimin tarafından gerçekleştirdiğinin tereddüde yer bırakmayacak şekilde tespitiyle gerçek faillerin bulunabileceği, yapılan eylem sırasında şirket kararı ve sair bir işlem bulunmaması nedeniyle şirket ortağı ve yönetici olmanın işlenen bu suç için doğrudan faillik sonucunu doğurmayacağı gibi bir şirket yöneticisi veya ortağı tarafından işlenen suç için diğerlerinin iştirakinin varlığının doğrudan kabul edilmesinin ceza hukuku genel prensiplerine uygun düşmeyeceği, kaldı ki; sanıklar …., … ve …’ın bu işyerinde gerçekte işçi iken kağıt üzerinde ortak gösterildikleri ve şirket alacaklılarının şirket üzerindeki baskı ve tehditleri artınca işyerinden ayrıldıkları, … firmasının genel müdürü olan sanık …’ın, kısa bir süre sonra tekrar üzerlerinden alınmak kaydıyla … firmasını sanıklar …… ve … üzerlerine devrettiğinin oluşa uygun ve birbiri ile çelişmeyen beyanlar ile bu beyanları destekleyen sigorta kayıtları bulunduğu ve 5237 sayılı TCK’nın 161. maddesindeki seçimlik hareket olan “Alacaklıların alacaklarının teminatı mahiyetinde olan malların kaçırılması ve mal varlığını kaçırmaya yönelik tasarrufların ortaya çıkmasını önlemek için ticari defter, kayıt ve belgeleri gizlemesi” yönünden dosyada yeterince araştırmanın mevcut olmadığının anlaşılması karşısında…” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi 2016/4028 E.,  2016/8326 K.)

  • suçta ve cezada şahsilik prensibi gereği esas amacın suçun şeklî sorumlusu olan kanuni temsilcilerin değil, suçun ayrıntılarını bilen ve oluşumunda rolü olan failleri cezalandırmak olduğu

Sanıklar … ve …’nun ortakları, sanık …’in de dışarıdan atanan müdürü olduğu ……. Ltd. Şti.nin 2008 yılında düzenlediği faturaların sahte olduğu iddiasıyla açılan kamu davasında; şirkette yönetici vasfı bulunmasa da sahte fatura düzenleme suçunda suçun failinin herkes olabileceği ancak suçta ve cezada şahsilik prensibi gereği esas amacın suçun şeklî sorumlusu olan kanuni temsilcilerin değil, suçun ayrıntılarını bilen ve oluşumunda rolü olan failleri cezalandırmak olması nedeniyle sanıkların 2008 takvim yılında sahte fatura düzenleme suçlarına iştiraki, suçun unsurlarının ve maddi gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek şekilde tespiti bakımından; suça konu faturaları kullanan mükelleflere CMK’nin 48. maddesindeki çekinme hakları da hatırlatılmak suretiyle dinlenerek sözü edilen faturaları hangi hukuki ilişkiye dayanarak kimden aldıkları ve sanıkları tanıyıp tanımadıklarının sorulması, ayrıca kanaat oluşturacak sayıda temin edilecek suça konu faturalar üzerindeki imza ve yazıların sanıklara ait olup olmadığının sanıklardan sorulması, kendilerine ait olmadığını söylemeleri halinde, imzaların aidiyeti konusunda bilirkişi incelemesi yaptırılması, iş yerinin muhasebecisinin tanık sıfatıyla dinlenerek iş yerinin fiilen kim tarafından idare edildiği ve iş yeri ile ilgili işlemlerde kiminle muhatap olduğunun sorulması,”(Yargıtay 11. Ceza Dairesi 2017/15908 E.,  2020/502 K.)

  • Olayın başlangıç aşamasından itibaren yeterli tedbirleri almayan ve ayıplı tüp satışında bütün aşamalarda bizzat teknik müdahale ve talimatları ile yer alan yönetim kurulu başkanı sorumluluğu

“Yukarıda ayrıntısı açıklandığı üzere şirket personelini ve imkanlarını gerekli … lisansının çıkmasını beklemeden doğal gaz dolumu, taşınması ve satışı ile ilgili organizasyona sevk edip yönlendiren, olayın başlangıç aşamasından itibaren yeterli tedbirleri almayan ve ayıplı tüp satışında bütün aşamalarda bizzat teknik müdahale ve talimatları ile yer alan … Gaz San. ve Tic. A.Ş.’nin ortağı ve yönetim kurulu başkanı olan sanık …’un asli kusurlu; … Gaz AŞ’de sorumlu satış müdürü olarak patlamanın meydana geldiği iş yerlerine dağıtım ve satışı gerçekleştiren, şirkette satış pazarlama sorumlusu olarak ihalelerin tümünü takip eden, 28.06.2010 tarihli vekaletname ile de, sanık … tarafından diğer sanıklar … ve … ile birlikte 31.12.2011 tarihine kadar vekil tayin edilen sanık …’ın tali kusurlu, dosya içeriğine göre … Gaz’da müşterilerden gelen talep üzerine üretim sahasındaki boş ve dolu tüplerin gaz dolum ünitesi ile sevkiyatı arasında köprü vazifesi gören, tüpleri dolum ünitesine gönderip patlamaların meydana geldiği iş yerlerine sevkiyatı gerçekleştiren, rampa sorumlusu olarak müşterilerden gelen boş tüplerin doluma müsait olup olmadığını kontrol edip iş yerinde tüp dolumu ile görevli olarak çalışanlara emir ve talimat verme yetkisi bulunduğu anlaşılan sanık …’nin tali kusurlu olduğu anlaşılarak yapılan incelemede;” (Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2016/7841 E.,  2017/261 K.)

Sorumlu Yöneticilik Sözleşmesi

“Olay tarihinde sanığın işlettiği pastanede sorumlu yönetici olarak çalışan… ile sanık arasında 10.02.2010 tarihinde imzalanan Sorumlu Yöneticilik Sözleşmesinin “Sorumlu Yöneticinin tanımı, görev, yetki ve sorumlukları” başlıklı 5. maddesinde “5179 sayılı yasa ve bağlı yönetmeliklerinde belirtilen sorumlulukları yerine getirme” hususunun sorumlu yöneticinin sorumluluğunda olduğunun anlaşılması karşısında, sanığın cezai sorumluluğunun bulunmadığı gözetilmeden beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi,” (Yargıtay 10. Ceza Dairesi 2017/6664 E.,  2019/5886 K.)

“Sanığın, … Kuruyemiş Gıda … Kimyevi Maddeler Tarım Ürünleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.’de yönetim kurulu başkan yardımcısı olduğu, 03.09.2008 tarihli sorumlu yönetici sözleşmesine göre 5179 sayılı Kanun ve bağlı yönetmelikler ile ilgili sorumluluklarının diğer sanık … tarafından yerine getirileceğinin kararlaştırıldığı, fiilen üretim işinin yönetiminde bulunmadığı bu nedenle atılı suçtan sorumluğunun bulunmadığı anlaşıldığından beraatine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile mahkumiyetine karar verilmesi,” (Yargıtay 20. Ceza Dairesi 2016/1788 E.,  2016/4126 K.)

  1. Sonuç ve Değerlendirme

Türk  Ceza Kanunun kabul ettiği sisteme göre suç, icrai ya da ihmali davranışla işlenebilir. Bazı suçlar sadece hareketin gerçekleştirilmesi ile oluşurken bazı suçların oluşması ise neticenin gerçekleşmesine bağlıdır.

Davranışın gerçekleştirilmesi yeterli değildir. Failin davranış gerçekleştirilirkenki iç dünyası yani manevi unsur da önemlidir. Bazı suçlar kasten işlenebilirken bazıları ise taksirle işlenebilir. Bir suçun taksirle işlenebileceğinin kabulü için kanunda bunun açıkça yazması gerekir.

Suçun oluşması için neticenin gerçekleşmesi gereken suçlarda davranış ile netice arasında illiyet bağının olması gerekir. Mağdur ya da üçüncü kişinin hareketinin ya da bir başka nedenin neticenin tek sebebi olduğu veya zararlı neticenin yalnızca bu kişilerin kusurlu hareketlerinden kaynaklandığı durumlarda, failin hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı kabul edilmeli, failin kusurlu hareketine mağdur ya da üçüncü bir kişinin kusurlu hareketinin eklendiği ve neticenin çeşitli kusurlu hareketlerin birleşmesinden meydana geldiği hallerde, nedensellik bağı kesilmediği herkesin kendi kusurundan dolayı ve kusuruna göre sorumlu olması gerekir. Şirket sahibi ve yöneticisinin işçilerin iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uygun hareket edip etmediğini denetlemekle yükümlü personeli görevlendirmesinin nedensellik bağının kesilmesine noktasında yeterli olduğu meydana gelen neticeyi önlemeye yönelik başkaca bir sorumluluğunun bulunmayacağı kabul edilmektedir.

Şirketlerin yönetim ve temsiline dair TTK’ daki düzenlemelerden anlaşıldığı üzere, sorumlulukların tespitinde şirket sözleşmesi, şirket esas sözleşmesi, şirket iç yönergesi, sorumlu yönetici sözleşmesi vs., yetkiyi fiilen kimin kullandığı ve özen yükümlülüğü büyük önem taşımaktadır. Bu belgelerden yapılacak tespitlere göre suçta ve cezada kanunilik ilkesi, faillik, kast, taksir düzenlemeleri gereği cezai sorumluluğun ve failin tespitine gidilebilecektir.

Ceza yargılamasının amacının şekli gerçeğe değil maddi gerçeğe ulaşmak olması, suçta ve cezada şahsilik prensibi gereği suçun şeklî sorumlusu olan kanuni temsilcilerin değil, suçun ayrıntılarını bilen ve oluşumunda rolü olan kişilerin fail olarak kabulü gerekir. Ancak bir yöneticinin kanun, yönetmelik, iç yönerge gibi mevzuattan ya da örf ve adetten kaynaklanan koruma, davranışın gerçekleşmesini önleme görevi (garantörlük) varsa ve icrai davranışın gerçekleşmesini önlemiyorsa burada icra suretiyle ihmal suçundan söz edilir. Suç taksirle işlenebilecek bir suçsa burada ki ihmalini taksir düzeyinde olması yeterlidir.

Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulunun devredilemez yetkilerinden olan “Yönetimle görevli kişilerin, özellikle kanunlara, esas sözleşmeye, iç yönergelere ve yönetim kurulunun yazılı talimatlarına uygun hareket edip etmediklerinin üst gözetimi” ve benzer şekilde Limited Şirkette müdürlerin devredilmez yetkilerinden olan “Şirket yönetiminin bazı bölümleri kendilerine devredilmiş bulunan kişilerin, kanunlara, şirket sözleşmesine, iç tüzüklere ve talimatlara uygun hareket edip etmediklerinin gözetimi.” ni ihmal etmeleri durumunda yukarıda açıkladığımız ihmal hükümleri çerçevesinde değerlendirilme yapılması gerekmektedir. Zira bu düzenlemelerden gerek Yönetim Kurulu üyelerinin gerekse de müdürlerin Türk Ticaret Kanunundan kaynaklanan garantörlük yani denetleme yükümlülüğü bulunduğu açık şekilde anlaşılmaktadır.

Yetkili olması nedeniyle yöneticinin cezai sorumluluğuna gidildiği durumlarda yetkisi olmadığı halde eylemin ya da sonucun gerçekleşmesine katkıda bulunan diğer kişiler ise bağlılık kuralı gereği azmettiren ya da yardım eden olarak sorumlu tutulabileceklerdir. Ancak burada somut olaya göre dolaylı faillik ve hata hükümleri çevresinde bir değerlendirme yapılması da gerekebilir.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir